Ekonomiler bazen rakamlarla, bazen de psikolojiyle yönetilir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu iki unsur birbirinden ayrılmaz bir bütün hâline gelir. Türkiye ekonomisinin son yıllardaki hikâyesine bakıldığında ise üç temel kavramın sürekli aynı masada oturduğu görülüyor: enflasyon, güven ve borsa.
Enflasyon yalnızca fiyatların artması değildir. Aynı zamanda paranın zaman içindeki değerine dair duyulan endişedir. İnsanlar bugün sahip oldukları birikimin yarın ne kadar değer kaybedeceğini düşünmeye başladığında ekonomik davranışları değişir. Tasarruf eğilimleri dönüşür, tüketim kararları hızlanır ve yatırımcı daha fazla risk almaya yönelir. İşte tam bu noktada borsa, yalnızca şirket hisselerinin işlem gördüğü bir piyasa olmaktan çıkar; ekonomik beklentilerin aynasına dönüşür.
BIST100 endeksi de son yıllarda tam olarak böyle bir atmosfer içinde hareket ediyor. Bazı dönemlerde şirketlerin gerçek performansından çok, yatırımcıların enflasyondan korunma arayışı fiyatlamaların merkezine yerleşiyor. Çünkü yüksek enflasyon ortamında yatırımcı için asıl mesele artık “ne kadar kazanırım?” değil, “paramın alım gücünü nasıl korurum?” sorusuna dönüşüyor.
Kapitalizm ve Özgürlük kitabının yazarı ve serbest piyasa ekonomisinin savunucularından, Nobel ödüllü Milton Friedman’ın yıllar önce söylediği “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur” sözü bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Ancak modern ekonomilerde enflasyon yalnızca merkez bankalarının değil, aynı zamanda güven algısının da konusu hâline geldi. Piyasalar bazen verilerden çok beklentileri fiyatlar. Güvenin arttığı dönemlerde sermaye daha uzun vadeli düşünürken, belirsizliğin yükseldiği ortamlarda yatırımcı refleksleri kısa vadeye sıkışır.
Borsa tam da bu psikolojik eşikte hareket eder. Güven arttığında şirket değerlemeleri büyür, yatırımcı risk iştahı yükselir ve piyasalara yeni sermaye girer. Ancak güvenin zayıfladığı dönemlerde en güçlü bilanço bile yatırımcıyı ikna etmekte zorlanır. Çünkü finansal piyasalarda rakamlar kadar hikayeler de satın alınır.
Türkiye gibi dinamik ve gelişmekte olan ekonomilerde bu üçgen çok daha hassas çalışır. Enflasyon yükseldiğinde güven test edilir, güven zayıfladığında ise borsadaki dalgalanmalar büyür. Buna rağmen sermaye piyasaları uzun vadede ekonomilerin gelişiminde kritik rol oynamaya devam eder. Çünkü güçlü piyasalar yalnızca yatırımcıyı değil, üretimi, teknolojiyi ve büyümeyi de finanse eder.
Bugünün yatırım dünyasında artık yalnızca bilanço okumak yeterli değil. Ekonomik psikolojiyi, güven iklimini, para politikasını ve siyasal gelişmeleri aynı anda analiz edebilenler piyasaların gerçek yönünü daha net görebiliyor. Çünkü bazen borsayı yükselten şirketler değil, geleceğe duyulan inançtır.